Eğiticinin Eğitimi ve E-Learning – 1


Eğiticinin eğitiminde bilgisayar teknolojilerini konu ediyorsak, daha fazla kaçmanın imkanı yok, e-learning alanına da el atmamız gerekiyor. Görsel malzeme üretme konusunda bir hayli yol aldık. Hani neredeyse kendi belgesellerimizi oluşturacak asgari bilgi birikimini bir kenara koyduk. O konuları işlemeye tabi ki devam edeceğiz ama artık bu malzemeyi PowerPoint’in dışında, e-learning yazılımları altında paketlemeye de başlamak gerek. Biliyorsunuz, e-learning konusunda uzman değil, sadece meraklıyım. Yola acemi çıkıyoruz ama bunu avantaj kabul etmek de mümkün. Acemilik tecrübelerini de birlikte atlatacağız demektir.

.
E-Learning (e-öğrenme) kavramı 90’lı yıllarda bilişim dünyasına hayli iddialı giriş yapmıştı fakat geçen onca zamana rağmen bir türlü öngörüldüğü oranda yaygınlaşamadı. Taraflardan bilişimcilerin “pazar kaygısını” dikkate aldığımızda, asla eksilmeyecek heveslerine, üstelik sürekli daha güçlü, pratik, güven verici teknolojilerle donanıp ellerini her geçen gün daha fazla güçlendirmelerine rağmen bu noktaya gelinmesinde diğer tarafın, yani kurumsal eğitim departmanlarının çekinceleri mi söz konusu?

.
Teknolojiden uzak kaldığı kaygısıyla o sulara hiç girmek istemeyecek kadroların ayak sürümesini yönetsel bir konu oluşu nedeniyle kenara koyarsak, kurumsal eğitim departmanlarının talepkarlığında bir sorun olacağını düşünmüyorum. Ne, -özellikle büyük kurumların- devasa bünyelerinde eğitim işlerini manuel kotarmanın yığınla güçlükleri karşısında, hem kendi kendine, hem de masrafsız (!) işleyecek bir “tam otomasyon” lüksüne duyulacak talepte, ne de bu alanda üst yönetimlerce beklenmekte olan başarı haberlerinin eğitim departmanları üzerinde yarattığı baskıda bir eksilme yaşanması beklenmez.

.
Geriye iki seçenek kalıyor. Ya, e-learning oluşturmanın gerektirdiği zorunlu ve zorlu “işbirliği” tüm taraflar arasında verimli şekilde kurulamıyor, veya gerçekten, e-learning’in kendi içinde barındırdığı, yapısından gelen problemler söz konusu ki, mucize beklentileri yerini burukluğa bırakıyor.

.
Çözümsüz olduklarını düşünmüyorum ama, bence her ikisi de…

.
E-Learning Gerçekten Herşeyin Çözümü Mü ?

.
Akademisyenler sadece örgün ve yaygın eğitimdeki uygulamalar için kafa yoruyor. Orada milyonlarca insanın eğitim zorunluluğu söz konusu. Konu uzun yılların tecrübelerini taşıyor. Çok zengin bir araştırma alanı. Kamunun ilgi ve desteği de oraya akıyor.

.
Kurumsal eğitimler cephesinde görünen o ki, neredeyse yalnız başımızayız. İtiraf edelim, kurum bazında bilgi paylaşmaya pek açık olamayışımızın da araştırma eksikliğinde payı olmalı. Aslında bu ikisinin hayli farklı alanlar olduğunu algılayan zaten çok az sayıda insan var. Herkes örgün eğitimdeki –başarıya değilse bile- “hareket-bereket”e bakıp işlerin burada neden yolunda olmadığını anlamaya çabalıyor.

.
Gerçekte ise öbür tarafta da işler güllük gülüstanlık değil. Adı “klasik” olsa da örgün eğitimin en yeni bulgulara kolayca uyarlanma, kendini yenileme yeteneği daha fazla. İki akım dikkati çekiyor: Sorun çözme ve ekip işbirliği yöntemleri. Bu iki güçlü yöntem karşısında e-learning -adının önündeki “çağdaş” sıfatına rağmen- daha baştan tıkanıyor ve ringe çıkmayı bile gözüne kestiremiyor.

.
Şurası kesin. E-learning’in sınırları var.  Başlangıçta estirilen abartılı havaya, yeni bir eğitim yöntemi olduğuna, örgün eğitimden kaynaklanan tüm sorunlara çözümler getireceğine yönelik bakış açısı çoktan terk edildi. Artık, olması gerektiği gibi, ona sadece eğitimdeki “araçlardan yeni bir tanesi” gözüyle bakılıyor ve her “araç” gibi onun da kullanım alanı sınırlı. Elbette ki, bilişim olgusunun, bilgisayar ve internet teknolojilerinin eğitime yapabileceği katkılar göz kamaştırıcı. Yanılsama biraz da buradan geliyor zaten.

.
Akademik çevrelerde, bilgisayar ortamında çalışan “etkileşimli” görsel  müfredat ile “etkili bir eğitimin” arzu edilen seviyelerde gerçekleştirilemediği ve bunun nedenleri uzun uzun anlatılıyor. Onlara girmeyeceğim. Uzaktan eğitim için çözüm olarak varılan nokta fikir birliği ile “eş zamanlı konferans sistemi”. Bu ise tarafları sadece mekan zorunluluğundan kurtarıyor o kadar. Yoksa kalan her şey –biraz daha verimsizleşerek- aynı. Yine bir eğitmen anlatıyor, yine sorular soruluyor, cevaplar veriliyor, hatta yine “yoklama” yapılmak zorunda kalınıyor.

.
E-Learning’in “mükemmel” olduğu, zirve yaptığı alanlar da var elbet. Simülasyonlarda (canlandırmalar) inanılmaz verimli. Risk yaratmadan bir uçağı, bir tankı kullanmayı öğreniyor, laboratuarlarda deneyler yapıyor, canlı anatomilerini onları kesmeden inceleyebiliyorsunuz. Doğal olarak, bunlar en pahalıları. Zaten “içindeki malzeme” ne kadar profesyonel, ne kadar üzerinde çalışılmış ise eğitim de o kadar kaliteli oluyor. Malzemeyi oluşturmak en zor konu. Yoksa bu malzemenin içine yığılıp paketlendiği kabuk programın kendisi, hep söylendiği üzere, bu eğitimin merkezine yerleştirilen öğrenci açısından “kolay kullanılabilirliği” dışında fazlaca bir şey ifade etmiyor. Bunlar sadece bilişimciler cephesi için bir gündem oluşturuyor. Ne yazık ki başkaca gündemleri de yok gibi görünüyor. Ağaca bakmaktan ormanla ilgilenmiyor gibiler.  Ülkenin önde gelen e-öğrenim yazarlarından Zehra Onuk da aynı noktaya işaret ediyor.

.
Soru: E-Öğrenme standartları bize e-öğrenme içeriğini nasıl hazırlamamız gerektiği konusunda neler söylüyor? Kaliteli bir içeriği tanımlayan bir standart var mıdır?
Zehra Doruk: Maalesef. Standartların ve spesifikasyonların tamamı, SCORM başta olmak üzere, tamamen teknik konulardan bahseder. …

.
Buraya tekrar döneceğiz. Zaten varmaya çalıştığımız nokta yine bu konu ile ilgili olacak.

.
Gelelim kurumsal e-learning denemelerine…

.

Uzaktan eğitim alanında eleğin üstünde kalmayı başaran “eş zamanlı konferans yöntemi” kurumsal eğitimler için alternatiflerden biri dahi değil. Kurumlarda istenen şey, eş zamanlı olmayan –asenkron- bir tam otomasyon. Personel bilgisayarında müfredatı –istediği zaman- izlesin, sonunda bir sınavdan geçsin ve bu merkeze raporlansın…  Aslında tecrübenin pek de verimli kabul etmediği yöntemin bizatihi kendisi… Gelin görün ki kurumların ihtiyacı da bu işte… Onların bu taleplerini ellerinden aldığınızda geriye e-learning’ten isteyebilecekleri pek birşey de kalmıyor. Başlangıçta benim de gözümü kamaştıran bu yaklaşıma şahsi bir iki tecrübe ardından –bazı sorunlar aşılmadığı sürece- artık olumlu yaklaşamadığımı söyleyebilirim. Peki neden çok verimli değil ? Bu noktada başka yazılardan derlemeler yapabilirim ama onlara hiç bağlı kalmadan, sadece kendi tecrübemi paylaşmak istiyorum. Çünkü önümüzdeki  dönemde  ilgililerin böylesi geri bildirimlere ihtiyacı olacağını görebiliyorum.

.
Navigasyon Güçlüğü

.
Bir kitap okuduğunuzda ne kadarı bire-bir aklınızda kalır ? Herhalde çok çok küçük bir kısmı. Fakat, tuhaftır ki, hatırladığımız her ayrıntının sağ sayfada mı, solda mı, sayfanın üstünde mi, ortasında veya altında mı olduğu, kitabın neresine denk geldiği konusunda neredeyse şaşmaz bir yer imleme yeteneğine sahip olduğunuzu fark etmişsinizdir. O bilgiyi tekrar bulmamız gerektiğinde asla samanlıkta iğne aramak zorunda kalmayız. Beynimizin belki de kitaptaki konuları zihne yerleştirmekten daha fazla bu navigasyon için emek sarf etmesi cidden gariptir. Demek ki, öğrenme esnasında beynimiz için ciddi bir imleme-bağlantılandırma ihtiyacı var. Bir şeyler kafamıza takıldığında –en çok da yeni bir şeyler öğrenirken – hemen, ilgimizi kaybetmeyecek denli hızlıca dönüp, kontrol edip, tekrar kaldığımız yerden devam etmemiz, başka deyişle ormanı gözden kaçırmaksızın sorunu bir yargıya bağlayarak ilerlememiz gerekiyor. Üstelik, bu “bağlantılandırma” çokca sanıldığı gibi 2 değil, üç boyutlu bir düzlem. Sadece ileri geri değil, yukarı aşağı da (başka konulara da) gidip geliyor. Öğrendiğimiz her yeni şey, onunla çelişen bir eski bilgiyle karşılaştığında –özellikle, bizim gibi bilgi birikimi daha çok şehir efsanelerine dayanan toplumlarda- beynimizde bir “peki ama…” engeli doğuruyor. Karşımızda bir eğitmen varsa aklımıza takılanı kendisine sorup rahatlamamız gerekiyor. Aksi takdirde, sorunu çözmeksizin devam etmeye kalkarsak konsantrasyonumuz karışıyor, o noktadan itibaren de ipin ucunu kaçırıyorsunuz. Beynin bu üç boyutlu bağlantılandırma ihtiyacı karşısında lineer (sadece ileri-geri) gidişlere imkan tanıyan bir sisteme uzun süre odaklanamıyorsunuz.

.
“… ilk defa bu tür kursa gelen öğrencilerden yana büyük dirençler ve karşı koymalar yaşamaktadırlar. Bu karşı koymaların temel nedeni öğrencilerin kendi öğretmenlerine ihtiyaç duydukları her şeyi soramamalarından kaynaklanmaktadır.” (Felder ve Brent – 2001)
.
Demek ki bu tür eğitimler hazırlanırken kullanıcıya konforlu bir navigasyon imkanı tanıyacaksınız ve gittiği yerden eli boş dönmeyecek. Dilediğinde önceki konulara kolayca dönüp geri gelebilmeliler. Eskiden bazı denemeler bu yönden başarısız kalıyordu. Geri dönüş imkanı vermiyor veya dümdüz bir film gibi ilerliyordı. Bu tip programlarda siz alttaki o navigasyon sürgüsü ile geri dönmek istediğinizde aradığınız noktayı kolay bulamıyor, sürekli karşınıza çıkan farklı farklı görüntülerle konsantrasyon bozukluğu çekiyor, üstelik, aynı karmaşayı bir kez de kaldığınız yeri geri bulabilmek için yaşıyorsunuz. Bazı programlar ise daha iyi hazırlanmış oluyor. Müfredat en temel parçalarına –olabildiğince küçük dilimler halinde- bölünüyor. Bu bölüm bittiğinde duruyor ve sizden “ileri” veya “tekrar et” komutlarından birini bekliyor. İyi anladığınızı düşünüyorsanız sonraki dilime atlıyor veya o bölümü baştan alıyorsunuz. Aslında bu “dur-kalk”lar da sıkıcı olabiliyor ama başka da çözüm yolu yok gibi… Programcılar bu navigasyon sorunu üzerinde daha fazla düşünmeli… Bulunduğum noktadan ayrılacaksam önce oraya bir “çapa” atabilmeliyim örneğin. (Hiç değilse sorunun bir yarısı –çıktığın noktaya geri dönüş- çözümlenmiş olurdu). Belki bir kenara bir index sütunu yerleştirilebilir ve oradaki bağlantıları “farklı sayfada” açabiliriz. Böylece sadece sayfayı kapatmakla kendimizi kaldığımız yerde bulabiliriz.

.
Gereksiz Etkileşimler

.
Peki düşünelim, e-learning neden ‘etkileşimli’ ? Bu ona ne değer katıyor ki, hepimiz bu etkileşim kelimesinden pek bi etkileşiyoruz? Bu avantaj da çoğu zaman yerli yerinde kullanılmıyor veya ne amaçla kullanılacağı kestirilemiyor gibi. Etkileşim pekiştirme ve dönüt amaçlı kullanılmalı. Konuyu, yukarıdaki örnekteki gibi,  “tekrarlayarak” pekiştirmek isteyebilirsiniz veya o konuyla ilgisi olabilecek paralel konulara, -mutlaka verilmesi gereken ama verilmeyen- “yardımcı kaynaklara” göz atmak isteyebilirsiniz. Konuyla ilgili gelebilecek istisnai soruların cevapları el altında duruyor olabilir. (Bunlar genel için geçerli olmayan sorulardır. Aksi takdirde bir kenarda değil, doğrudan konunun içinde ele alınmalıdırlar) Sınava girebilmek veya katılımcı görüşüne başvurmak (anket) için bu etkileşim teknolojisi zaten tek enstrümandır. Bunların dışında kalıp “bakın biz ne güzel program hazırladık: buraya basınca kuş çıkıyor, buraya basınca hacivat oynuyor” tarzı göz boyamalar işi hedefinden saptırıyor.

.
Bu “akla gelebilecek sorular” konusu da çok önemli. İyi bir eğitmen zaman içinde muhtemel tüm soruları önceden yaşamış ve bir sonraki ders için müfredatını buna göre –içgüdüsel de olsa- zaten zihninde revize etmiş oluyor. Bu yüzden, içerikleri mutlaka o konuda tecrübeli bir eğitmenin rehberliğinde hazırlamak gerekiyor.

.
Bu da yeterli değil tabi. Kullanıcılardan geri dönütler alınması, anlaşılmadık bir bölüm olup olmadığı, nerede, ne sormak isteyeceklerinin öğrenilmesi ve yanıtların da hemen içeriğe eklenmesi şart. Bunu gönüllülük esasından çok zorunluluk haline getirmekte fayda var. Neden, eğitmenli seminerlerdeki gibi bir anket formunu bu eğitimlerin hiç birinin sonunda göremiyoruz? Müfredat tam oturuncaya kadar onu geliştirme süreci de asla durmamalı.

.
O, neredeyse standartlaşan mizansen olacak iş değil ! Ekranın bir bölümünde çok çok acemice hazırlanmış -daha çok, farklı kaynaklardan “derlenmiş” olduğu açıkça sırıtan- bir takım  animasyonlar oynarken, ille de sağ alt köşeye yerleştirilmesi zorunlu sayılan o beyaz önlüklü “bilim adamının” durduğu yerde sürekli ağzını oynatması, arada bir de tavuk gibi kanat çırparcasına kolunu kaldırıp –yine güya- bir şey gösteriyor gibi yapması neyin nesidir Allah aşkına ! Tamamen gereksiz bir “uyaran” olarak katılımcının dikkatini dağıtmak, şovu çalmak adına elinden geleni ardına koymayan bu arkadaşı oraya yerleştiren e-learning firmasına da, bu tuhaflığa geçit veren eğitim departmanına da şüpheyle bakmak gerekiyor.

.
Eğitimci e-learning hazırlamayı bilmiyor, tamam… E-Learning hazırlayan bilişimci de eğitimi… Bu şartlar altında her iki grubun bir araya gelip birbirlerini yönlendirmeleri gerekmez mi ? İşte orada ülkemizde ipler kopuyor zaten. Böylesi grup çalışmaları hala beceremediklerimizden… (Aslında kurumların eğitim departmanlarında ne kadar eğitimciler çalışıyor onu da ayrıca sorgulamak lazım) İpler birden çok yerinden kopuk. Şu dört aktörün kurulacak ekipte bulunması gerekiyor:

.
Organizatör sıfatıyla eğitim departmanı temsilcileri
İçerikten sorumlu olarak konuyu iyi bilen eğitmenler (Dikkat ! Konuyu iyi bilen birileri veya eğitmenler değil)
Müfredatı malzemeleştirecek, programlaştıracak, kurup yönetecek bilişimciler
Başarısı, memnuniyeti, soru ve sorunları ile öğrenci

.


.
Genelde ise en önemli ikisi, eğitmen ve öğrenci orada olmuyorlar. Öğrenci faktörü maalesef yapısı gereği programın oluşturulmasından sonra katkılarını verebiliyor. Bu sorunu aşmanın akla gelen yolları var. Bütün önemli bilgisayar programlarının yayınlanmadan önce tester denilen ön-kullanıcılara gönderilmesi ve yorumlarının alınması bilişim dünyasının artık bir refleksi haline gelmişken, garip bir şekilde burada kullanılmıyor. Bir diğer yaklaşım, öğrenciyi, o konuda meslek hayatı boyunca dinleyip tartmış olan eğitmenin zaten temsil edebilecek konumda olması. Bu da deneyimli eğitmeni bir kez daha vazgeçilmez yapıyor. Görüldüğü üzere, aslında e-learning çıkış noktaları itibariyle yine örgün eğitimden beslenmek zorunda.

.
Kendimize dürüstçe sormamız gerekiyor. E-learning ile ilgilenirken gerçekten eğitimde “daha iyi“ olmaya mı çalışıyoruz, yoksa “biz de bu sisteme geçelim de, şundan, şundan bir de şundan kurtulalım” diye mi ? Kurtulmayı amaçladığınız bir işte başarılı olmak daha başından bir hayal çünkü.

.
İçerik ve Malzeme

.
Bana sorarsanız konu burada da bir hayli düğümleniyor. Bu yüzden, benim gözümde bilişim dünyasındaki en iyi “malzemeciler” bilgisayar oyunları hazırlayanlar ile belgeselciler ama onlar da pek buralarda değiller.  Aslında en yeni “trend” eğitimlerin oyunlaştırılmaya başlanması yönünde. Kurumlardan yeterli desteği göremeyen bilişim firmaları için daha bilindik sular ama bu kez de kurum temsilcilerinin sürece yabancılaşması riskini de taşımaya başlıyor. Yine de, bu çözüme bazı ders konuları için destek vermemek mümkün değil. Bunlara “ciddi oyunlar” deniyor ve bazı durumlarda gerçekten çok işe yarayabiliyorlar.  O profesyonel malzemeyi oluşturmak ise aslında işin en pahalı yönü. Bu nedenle bilişim firmaları birden fazla kurumun satın alacağı şekilde standart eğitim paketleri (dersler) hazırlıyorlar. O ders o kuruma göre sonradan uyarlanabiliyor. Uyarlama işi ne kadar az çıkarsa bilişimci o kadar mutlu olacağı için doğal olarak kendiliğinden ortalara düşmüyor. Bu konuda talep, rehberlik ve ısrarın eğitim departmanından gelmesi gerekiyor.

.
E-learning’cilerin (özellikle yerli olanların) diğer aktörlerle pek ilgilendiğini, onları merak ettiklerini, sorunların peşine düştüklerini göremiyorum. Sitelerini inceliyorum. Varsa yoksa SCORM, LMS, CMS’lerdeki en son yenilikler. (Ben bunlara “kabuk sistemler” diyorum. Hem anlamamı kolaylaştırıyor hem de yanlış bir genel yargıyı önleyip, işin en önemli parçası olmadıklarını hatırlatıyor) Sorunları eğer yabancılar tespit ve ilan etmişlerse onların üzerinden belki bilgileniyor fakat yine de konu edinmiyor, tartışmıyor, çözümlemeye uğraşmıyorlar. Sanırım çözümlerinin de nasıl olsa dışarıda kotarılmakta olduğunu düşünüyorlar. Bu bize sadece vakit ve kaynak kaybettirir. Hani, içeriğin hazırlanması konusuyla da ilgileniyor olmasalar bu tutum anlaşılabilir, fakat birçoğu işin o parçasını da en profesyonel şekilde yüklendikleri iddiasındalar. (Yakında çok profesyonel bir ekip çalışması ve sonuçlarını görmek üzere önemli ve öncü bilişim firmalarımızdan biri tarafından davet edilmeyi bekliyorum. Artık izin verilen sınırlar içinde izlenimlerimizi paylaşırız)

.
Eğer e-öğrenmeyi geliştirmek istiyorsak, konuyu tartışırken geri dönüşleri merkeze koyar, daha da açık tabirle “tekerin nerede patladığına” ne kadar odaklanırsak o ölçüde ar-ge oluşturabiliriz diye düşünüyorum. Bu tip yazılar o yüzden gerekli zaten.

.

Biraz dağınık bir yazı olduğunun farkındayım. Ara sıra dönüp düzeltmeler yapabilirim. İnsan acemisi olduğu bir konuda yazmakta gerçekten zorlanıyor. O nedenle, bu konudaki yazıları gelecekte de “ordan –burdan” tarzı yazmama izin verirsiniz belki. Her yazının sonunda –bulabildiğim kadarıyla- iyi, kötü örnekler de eklemek istiyorum.

.
İnternette e-learning ile ilgili kaynakları gezerken bu konuda gerçekten öncülük ve araştırmalar yapan, onları da uygulamalarında kullanan köklü bir üniversitemizin sitesinde Radyo Televizyon Bölümü hakkındaki tanıtım filmini tıkladım. (Aslında bu haliyle bir e-learning örneği değil ama bir “malzeme” olmaklığı ile konu edilebilir geldi bana)

.
Karşıma o bölümdeki çalışmaların peş peşe görüntülerle aktarılacağı, jenerik tadında bir tanıtım filmi çıkacağı beklentisindeydim. Buna karşılık, yüzü ve tavırlarıyla gayet yerinde seçim olduğunu düşündüğüm bir bayanın –iyi dilek ifadelerini çıkarırsak- toplamda 6 cümlelik kısa bir metni okuyuşunu izledim. Kameranın altına yerleştirilmiş bir metni okumakta olduğu bakışlarından çok belliydi ve buna takıldığım için dikkatimin dağılması yüzünden tekrar izlemek zorunda kaldım. Bu kez elbisesi yüzünden –yanlış seçimdi- yine dikkatim dağıldı ama üçüncü denemede mesajı alabildim. Sonra da düşündüm. Topu topu 6 cümlelik kısa mesaj bana pekala yazılı olarak da sunabilirdi. “Bu gereksiz masraf ve emeğe değdi mi” diye sormadan edemedim. Bu yöntem o mesajın bana iletilmesi için herhangi bir zorunluluk veya yerindelik taşıyor muydu? “Malzeme” öyle bir şey ki, her birini tek tek düşünerek, tuğla tuğla örmek gerekiyor. Bu işin belki de bir “gereklilik, uygunluk, uyaranlar check-list’i” olmalı. (Aynı kriterler PowerPoint sunumlar için de geçerli)

.

.

Şurası kesin ki, e-öğrenme teknolojileri eğiticinin eğitiminde en temel başlıklar arasında yerini almak zorunda.

Uzmanından bir yazı okumadığınızı hep hatırlayın lütfen.

Şimdilik sağlıcakla…

Wall Street Institute

2 Comments

  1. fuat122 diyor ki:

    Merhaba ben Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğrt. mezunuyum. Ben e-öğrenme alanına kendimi vermek istediğim için bu alanla ilgili bir yazı gördüğümde kesinlikle okuyorum. Şimdiye kadar okuduğum makaleler genel bilgilerdi ve çok da sıkıcı olmaya başlamıştı hep aynı şeyler diye. Ancak sizin bu yazınızda ki ufak eleştirileriniz çok farklı ve kesinlikle dikkate alınması gereken eleştiriler olarak kaydediyorum. Ki bu eleştirileriniz bu alanın hala beklenen çıkışı yapamamasına cevap olabilir gibi geldi bana.
    Çok teşekkür ederim.

  2. admin diyor ki:

    Çok teşekkürler Fuat Bey. Bu alanda herşey o kadar hızlı gelişiyor ki… Yeni etkileşimli kitaplar doğrusu bizim hayallerimizin de ötesine geçmiş görünüyor. http://www.egiticininegitimi.net/2012/05/24/appledan-etkilesimli-kitap/

Yorum, Katkı ve Sorularınız